Salı, Ocak 15, 2008

MİM OYUNU

Ebruli hanım beni mimlemiş.Cevap vermek için biraz geciktim farkındayım.Ama gerçekten cevapları yazabilmek için uzun uzun düşünmek zorunda kaldım.Sonunda ilham geldi ve işte huzurlarınızdayım:)Umarım beğenirsiniz...

* İçerlediğimiz bir hadise (intikam almışsanız bunu da yazabilirsiniz):
70'li yıllar nedendir bilinmez benim için özlemle yadettiğim yıllar olmuştur hep.Sene sanırım 1976 idi.O yıl annem,babam ve bir grup akrabalarımızla beraber iki araba arka arkaya kutsal topraklara umre ziyaretine gitmiştik.Ben henüz 5-6 yaşlarında bir çocuktum.Gittiğimiz o uzun çöl yollarını hayal meyal hatırlıyorum.Ama bir hatıram var ki onu hiç unutamıyorum.Unutmam mümkün mü:)Sanırım Mescid-i nebevide bir ikindin sonuydu.Babam,akrabalar v.s birinci kumlukta oturuyoruz.O zaman orası gerçekten henüz kumdu.Yanımızdada bir arap ailesi var.Onlarda kalabalıkça ve benim akranım olan iri yapılı birde çocukları vardı.Orada nasıl olduysa Arap çocukla beni birinci kumluğun etrafında yarıştırdılar.Siz deyin üç tur ben diyeyim beş tur attık.Kim yenerse ona bir ödül:)Ama nafile o iri arap çocuğunu ne yaptıysam yenemedim. anlayacağınız beni geride bıraktı:)Ve ben..hala o arap çocuğuna içerliyorum.Ah..bir elime geçirsem diyorum:)

* En komik anılarımızdan biri:
İmam Hatip Lisesinde okuduğum yıllardı.Evimizle Okulum arası rahat 2 km vardı.O zaman şimdiki gibi taşımalı eğitim v.s de yoktu.Uzun yıllar tabana kuvvet gidip gidip geldik o tozlu yollardan:)Sonunda abim ve ben babamı nasıl kandırdıysak babama bir mobilet aldırdık.(Abimin pek katkısı olduğu söylenemez aslında)Neyse lafı fazla uzatmayayım.Biz tabi okula mobiletle gidip gelmeye başladık.Yine bir gün okul çıkışında baktım abim etraflarda gözükmüyor arkadaşımın birini hemencecik mobilete bindirip yola koyuldum.İtiraf etmeliyim o zamanlar bizim delikanlılık dönemimiz işte:)Bütün öğrenciler okul çıkışında.Ben henüz 200-300 metre gitmemiştim ki nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir şekilde arkadaşımla beraber bir baktık yerlerde sürünüyoruz..devrilmiştik:)Tüm okulun huzurunda imajıda çizdirmiştik anlayacağınız:)Mobiletin arkasına bindirdiğim arkadaşımda baktım ki üzerini silkeleyerek söylene söylene benim önümden kalkıyor:)

* Büyüklerimizden biriyle yaşadığımız güzel bir hatıra:
Dedim ya 70'li yıllar benim özlemle yadettiğim yıllar olmuştur hep.Ben yine taa çocukluğuma ineyim ve sizleri;babamın o kaos dolu yılların karmaşıklığına aldırmadan elimizden tutup,bizi vaaz verdiği Dumlupınar camiine,dini sohbetlere götürdüğü o yıllara götüreyim.Genellikle mesafe yakın olduğu için yürüyerek ya da bisikletle filan giderdik.Gidip gelirken geçirdiğimiz o güzel hatıraları,babamın ve muhterem dostlarının o güzel sohbetlerini hiç unutamıyorum.Belki komik hatıra kısmınada yazabilirdim ama şimdi aklıma gelen şu hatıramıda anlatıp satırlarıma son vereyim;
Babam o zamanlar henüz Vaizliğe devam ediyordu.Bir Cuma gecesiydi sanırım.Babam kürsüde vaaz ediyor.Bir an baktım şimdi Avukat olan kardeşim tabi o zamanlar ufacık bir çocuktu kürsünün merdivenlerine dayanmış illa babamın yanına çıkmak istiyor:)neyse cemaatden bir arkadaş babamın imdadına yetiştide ucuz kurtulduk:)

Bu kadar kafi sanırım.Bu arada beni mimlediği için Ebruli hanım kardeşime teşekkür ediyor bu oyunu başlatan Ali Kahya kardeşiminde(kimseyi mimleyemediğim için)affına sığınıyorum.

Cumartesi, Ocak 12, 2008

Perşembe, Ocak 10, 2008

HAYIRLI CUMALAR

"İktisad eden, maîşetçe aile belâsını çekmez" meâlinde لاَيَعُولُمَنِاقْتَصَدَ Hadîs-i Şerîfi sırriyle: İktisad eden, maîşetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet iktisad, kat'î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar kat'î deliller var ki, had ve hesaba gelmez.


اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ sırriyle, وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا sarahatiyle; ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünki şu Âyet taahhüd ediyor. Evet, rızk ikidir:Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşıyacak. Bu Âyetin hükmü ile o rızk, taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı her halde bulabilir. Ne dînini, ne nâmusunu, ne izzetini feda etmeğe mecbur olmaz.İkincisi: Rızk-ı mecâzîdir ki, sû-i istimâlât ile hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsiyle tiryâki olup, terkedemiyor. İşte bu rızk, Taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır.


İktisad ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu, nasılki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Ve vakar, nasılki kötü hasletlerden olan tekebbürden mânen ayrı ve sureten benzer bir haslet-i memduhadır. Öyle de:Ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyyeden olan ve belki kâinattaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyenin medârlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. Yalnız, sureten bir benzeyiş var.

İsraf, hırsı intac eder. Hırs, üç neticeyi verir.Birincisi: Kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise sa'ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekva ettirir, tenbelliğe atar.
Hırsın İkinci Neticesi: Haybet ve hasârettir.اَلْقَنَاعَةُكَنْزٌلاَيَفْنَى.. Hadîsinin sırriyle; kanaat, bir define-i hüsn-ü mâişet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir mâden-i hasâret ve sefâlettir.Üçüncü Netice: Hırs ihlâsı kırar... Amel-i Uhreviyeyi zedeler.

Alıntı:Lemalar Ondokuzuncu Lem'a -19. lemaİktisad Risalesi(İktisad ve kanaate; israf ve tebzîre dairdir.)

Salı, Ocak 08, 2008

BAŞLIK NE OLABİLİR?

Çocuklar evlerin neşe kaynaklarıdır.Allah'ın insanoğluna bahşettiği en güzel meyvelerdir.Aynı zamanda da birer imtihan vesilesidirlerde.
Benim en küçük oğlum şimdi 17 aylık oldu ve yavaş yavaş dilleniyor tabi.Ama kendisini anlamak zaman zaman zor oluyor hatta farklı bir lisan mı konuşuyor diye kuşkuya düşmüyor değilim.Mesela bana baba yerine aba,ablasına abba,abisine abbi,bilumum yiyecek ve içeceklerede imme diyor.Zaten telefon görüşmelerinde bir konuşması var ki şahsen ben hiç anlamıyorum.Çince konuşuyor gibi geliyor bana:)
Allah tüm evlatlarımıza sağlık afiyet versin ve onları ana-babalarına bağışlasın.Dini bütün,vatana,millete faydalı birer evlat kılsın inşallah.

Cuma, Ocak 04, 2008

YILBAŞI KUTLAMALARI VE MEDYANIN TAVRI

Yılbaşı kutlamaları bizim kültürümüzde yeri olmayan bir adettir.Buna rağmen yılın bu son gününde muhtelif yerlerde ve şekilde yapılan bu kutlamalar,belki çoğunlukla meşru çizgide veya bilinçsizce yapılan kutlamalar olmasına karşın;maalesef özellikle medyaya yansıyan yönü hiç de masum olmayıp,aksine gayr-ı meşrudur da.Nitekim yılbaşı gecesinde televizyon ekranlarına yansıyan turist bir kızın bir grup maganda tarafından maruz bırakıldığı taciz olayı buna en büyük örnektir.

Benim burada bu olay vesilesiyle irdelemek istediğim husus,elbette bu olayın ne kadar çirkin ve iğrenç bir davranış olmasını belirtmekten ziyade,dikkatinizi çekmek istediğim nokta;gençliğimizin içine düşmüş olduğu buhran ve medyanın bu olay karşısında sergilemiş olduğu tuhaf tutumdur.

O bir grup kendini bilmez genç insanları televizyonda izlerken inanın dinim adına,milletim adına utandım ve üzüldüm.Çünkü benim dinimde alkol almak haram olmasına rağmen,kimliklerinin din hanesinde muhtemelen MÜSLÜMAN yazan o insanların;alkol alıp,sarhoş olup sergilemiş oldukları o nahoş tavırdı beni üzen.Oysa dinimiz ahlak dinidir.Bu ve buna benzer hal ve davranışları bırakın tasvip etmeyi haram sayar ve yasaklar.Peygamberimiz (s.a.v)’e bir gün soruldu: "Mü`minlerden hangisi en faziletlidir?" "Ahlakça en güzelleridir!"cevabını verdi.
Yine bir başka zeminde Resulullah (sa)`dan ..en ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular: "Allah`a takva ve güzel ahlak!" buyurdular.

Dinimizin bu konularda ne kadar hassas olduğu ortada iken beni üzen ikinci husus ise;medyanın nerdeyse bu rezaleti dindar insanların üzerine yıkma isteği ve meyli olmuştur.Öyle ki;bir taraftan yılbaşı öncesi diyanetin yılbaşı eğlenceleriyle ilgili -içki,kumar ve fuhuş gibi eğlence türlerinin senede bir kez dahi yapılmasını yasaklayan ve günah sayan-hutbe; medeniyet timsali(!) medyamız tarafından tartışma konusu yapılırken,diğer taraftan Vatan gazetesinde Mustafa Mutlu’nun şu yazısı dolayısıyla yaklaşımı gerçekten çok manidar değil mi?

Hülasa;Yılbaşı kutlamalarını şahsen tasvip etmiyor,o iğrenç olayı yapanları ve o görüntüleri yayınlayanları,bu tür olayları manşet yaparak gençliği bu ahlaksızlığa özendirenleri,ödüllendirenleri ve bunun adını medeniyet olarak lanse edenleri kınıyorum!!

Salı, Aralık 25, 2007

Salı, Aralık 18, 2007

AREFE GÜNÜ

Arefe günü;Zilhicce ayının 9.günü,kurban bayramından bir önceki gündür.Ayrıca
Arefe günü, Hazreti Adem (as) ile Hazreti Havva'nın Arafat'ta buluştukları gündür.

FAZİLETİ:

"Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O'nun ortağı da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc 246)

NASIL İDRAK ETMELİYİZ?

Resulullah(sav): "Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür." diyerek Allahu Teala'nın kıymet verdiği günü hürmet ederek bilinçli bir şekilde yaşamaya gayret etmemizi istemiştir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle başlar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istiğfarla geçirmek kullarını arefe gününde bağışlayacağını müjdeleyen Allahu Teala'ya hürmetin ve şükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
Ben ilk önce kendi nefsime olmak üzere bu hatırlatmaları yapıyor,arefe gününün ertesinde Allah'ın izniyle idrak edeceğimiz mübarek kurban bayramınızı şimdiden en kalbi ve samimi duygularımla tebrik ediyor,bu mübarek günlerde dua ikliminde buluşmayı rabbimden niyaz ediyorum.

Cuma, Aralık 14, 2007

HALK İÇİNDE MUTEBER BİR NESNE YOK DEVLET GİBİ OLMAYA DEVLET CİHANDA BİR NEFES SIHHAT GİBİ


Sağlıklı olmak,insan mutluluğu için vazgeçilmez bir unsurdur.Yaklaşık bir haftayı aşkın bir süredir bel fıtığı ağrılarımdan dolayı vaktimi zorunlu olarak sert zemin üzerinde dolayısıyla evde geçirmek durumunda kaldım.Bu zorunlu yatak istirahati;iğneler,ilaçlar,yürüyememek,istediğin gibi hareket edememek bana tekrar sağlığın insan hayatı için ne kadar önem arzettiğini,sağlığın her şeyin başı olduğunu hatırlattı.

Her hasta olduğumda Efendimiz(s.a.v)in şu hadis-i şerifinide hatırlar kendi kendime hayıflanırım; “Beş şeyden evvel beş şeyin kıymetini bil; İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş vaktin ve ölmeden önce hayatın.” (Buhârî ve Müslim)Hayıflanırım çünkü akabinde hemen efendimizin şu hadisleri beynime hücum eder ve beni titretir; “Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılamaz: ‘Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından, vücudunu nerede çürüttüğünden.” (Tirmizî, Kıyamet: 1)

Allah cümlemizi sağlığının ve zamanının kıymetini bilen kullarından eylesin.Satırlarımı Efendimizin hastalar için okuduğu şu dua ile tamamlayıp tüm hastalara acil şifalar dileyelim.
"Allah'ım, sen bütün insanların Rabbisin. Bu hastanın ızdırabını gider. Şifa ver. Şifayı veren sensin. Senden başka şifa yaratan yoktur. Ancak senin şifan vardır. Bu kuluna da hastalıktan eser bırakmayacak şekilde şifalar ihsan eyle."

Pazartesi, Aralık 10, 2007

YENİ BİR ŞABLON YENİ BİR HAYAT..

Sonunda ben de modaya uydum.Bloğumun bir önceki görüntüsü hoşuma gitmesine rağmen,şablonumu değiştirdim.Umarım bu değişiklik siz değerli ziyaretçilerimin hoşuna gider ve güzel yazılara,paylaşımlara,hayırlara vesile olur.En derin selam ve muhabbetlerimle...

Çarşamba, Aralık 05, 2007

NE OLDU BANA?

Uzun bir süredir bilgisayar ortamından uzağım.Önceden b.sayar ve i.net,hayatımın bir parçası gibiydi.Günlük ve periyodik olarak zamanımın önemli bir kısmını pc karşısında geçiriyordum.Fakat ne olduysa sanırım Haziran-Temmuz aylarından sonra oldu.Ne b.sayarı arar ne de yüzüne bakar oldum.Hele hele pc karşısına geçip saatlerce vakit geçirmek benim için zevk olmaktan çıkıp işkenceye dönüşür oldu.Bilmiyorum bu durumum normal mi anormal mi?Geçici mi yoksa kalıcı mı?Ama üzerimde bir tutukluğun olduğu gerçek!Allah sonunu hayr eyleye...

O kadar ki bahsettiğim bu durumumdan ötürü siyah zambak kardeşimizin sobelemesini bile cevaplamakta geç kaldım biliyorum.Teknolijininde ilerlemiş özelliklerinden faydalanarak kaza ve kader konusuna bu şekilde de olsa bir köprü kurmuş olsam ve en azından kendimi affettirsem olmaz mı?Buradan da konuyla ilgili geniş bilgilere ulaşabilirsiniz.

Özürüm kabahatimden beter mi oldu bilmiyorum ama bu seferlik beni mazur göreceğinizi umuyor selamlarımı takdim ediyorum...

Cuma, Kasım 16, 2007

HAYIRLI CUMALAR

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-dan rivâyet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki:

“Cum’a gününde bir saat vardır. Allah’ın kullarından bir müslim namazda ve kıyamda iken Allah Teâlâ’dan niyâz ile bir şey isteyip duâsı o saate tesadüf ederse Allah teâlâ Hazretleri o kimsenin dileğini verir.” Böyle buyurduktan sonra mübarek küçük parmağının ucuna işaret buyurdu.
Cum’a gününün içindeki saat, küçük parmağına nisbetle parmağın ufak ucu ne kadar ise, güne nisbetle o kadar az bir müddetdir ki o saat içinde her halde duâ müstecâb olur demektir
.

Pazar, Kasım 11, 2007

DÜNYA HAYATI

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.Fatır-5

“Mecazi olan aşk-ı dünya aşk-ı hakikiye inkılab ettiği zaman vahdet-i vücuda inkılab eder”Bediüzzaman

Cuma, Kasım 09, 2007

HASED

Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhîssalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hasedden kaçının. Çünkü o, ateşin odunu -râvi dedi ki: Veya kuru otu- yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir."
Ebu Dâvud, Edeb 52, (4903).

İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şu iki kişi dışında hiç kimseye gıbta etmek caiz değildir: Biri, Allah in kendisine verdiği hikmetle hükmeden ve bunu başkasına da öğreten hikmet sahibi kimse. Diğeri de Allah'ın kendisine verdiği malı hak yolda sarfeden zengin kimse."
Buhârî, İlm 15, Zekât 5 Ahkâm 3, İ'tisam 13; Müslim, Salâtu'l-Müsâ irin 268, (816).

Pazartesi, Ekim 15, 2007

ÖZLEDİM

Senin ikliminde olmayı,ravzanda secdeye varmayı,huzurunda hasbihal yapmayı,cennet-ül bakide fatihalar okumayı,uhud dağında şehitlerin efendisini selamlamayı,ashab-ı bedre ulaşmayı,kuba mescidinde c.tesi günleri kuşluk namazı kılmayı,kıbleteyn mescidinde ikindin namazını kılmayı,sabah serinliğinde hurma bahçelerinde güneşin doğuşunu seyretmeyi,sıcağında kavrulmayı özledim..hasretin beni yakar efendim!!!

Perşembe, Ekim 11, 2007

Cuma, Eylül 21, 2007

TERAVİH NAMAZI

Teravih namazı; ramazan ayında yatsı namazını müteakip kılınan namazdır.Teravih kelimesi arapça olup;oturmak,dinlenmek anlamına gelmektedir.Rasulullah (s.a.v)teravih namazını Hz.Aişe validemizin rivayetine göre; ne Ramazanda, ne de diğer zamanlarda on bir rekattan fazla namaz kılmazdı. Dört rekat namaz kılardı ki, güzelliği ve uzunluğunu anlatamam! Nihayet üç rekat daha kılardı. Bir defasında, Ey Allah'ın Resulu! Vitir namazını kılmadan uyuyor musun? diye sorduğumda "Ey Aişe! Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz" buyurdu" (Buhari-Teheccüd-25)

Hanefilere göre, teravih namazının rekat sayısı Hz. Ömer (r.a)'ın uygulamasına dayanır. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî'de halifeliğinin son zamanlarında teravih namazını yirmi rekat olarak kıldırdı. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekat olarak cemaatla kılınmasına karşı çıkmadı. Alimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)'in şu hadisine göre hareket etmişlerdir:
"Benden sonra benim sünnetimden ve raşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın"(Tirmizi-ilim-16)

Teravih namazının hükmü;Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekkededir.Sekiz rekatının müekked sünnet olduğuna şüphe yoktur.İbnu'l-Humam gibi bazı alimler, sekiz rekattan fazlasının müstahap olduğunu söylemişlerdir.

Cemaatle kılınması daha faziletlidir.Ama Peygamber efendimizin bu husustaki uygulaması şöyledir;Resulullah (s.a.s) Ramazanda mescitte gece bir namaz kıldı. Sahabenin çoğu da onunla birlikte o namazı kıldı. İkinci gece yine aynı namazı kıldı. Bu kez O'na tabi olarak aynı namazı kılan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece Hz. Muhammed (s.a.s) mescit'e gitmedi. Orayı dolduran cemaat onu bekledi. Resulullah (s.a.s) ancak sabah olunca mescide çıktı ve cemaata şöyle buyurdu:
"Sizin cemaatla teravih namazını kılmaya ne kadar arzulu olduğunuzu görüyorum. Benim çıkıp, size namazı kıldırmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben size, teravih namazının farz olmasından korktuğum için çıkmadım"(Buhari-teheccüd-57)

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

MEDİNE'DE BİR GÜNEŞ'İM,BİR BABAM VE BİR DE TERLİKLERİM KALDI

"Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş.

40 günlük olduğumda ilk ziyaretimde senin Hane-i Saadetine yapmışım.Ilk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.

Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine'de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine'deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde - Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da - Evladım Medine'de iki tane güneş varda ondan, derdi. - Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek - Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine'de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu.

Medine'den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhundda yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk.Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki.

İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım,bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine'den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.

Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun."

Salı, Ağustos 07, 2007

MECLİS

Geçtiğimiz Cumartesi-Pazar günleri değerli bir arkadaşımızın yemin töreninde hazır bulunmak için Ankara da idik.Meclise hayatımda ilk defa giriyordum.Siyasilere olan basının yoğun ilgisi görülmeye değerdi.Tüm canlı yayın ekipleri oradaydı.Başımızı hangi tarafa çevirsek siyaset veya basın dünyasından ünlü birileriyle karşılaşıyorduk.Nitekim hemen yanıbaşımızda Sayın Onur Öymen,diğer tarafta Sayın Çelik,hemen arka tarafamızda Sayın Yazıcıoğlu,Ali Kırca v.s...medyadan izlediğimiz zevatlarla aynı ortamı paylaşmak garip bir duyguydu...



Az sonra muhterem arkadaşımızın sırası gelince bayağı kalabalık bir grup hep beraber Genel Kurula girdik.(Bu grubun içerisinde bloglar aleminden kayıplarda olan bir dostumuzda vardı.Hatta ayak üstü sohbet etme fırsatımda oldu.Sizler adına hemen orada kendisine abi nerelerdesin ?diye sordum.Yine aynı gizemliliği ve muzipliğiyle;"çok az kaldı döneceğim" dedi)Gerekli kontrol noktalarından geçtikten sonra izleyici localarındaki yerlerimiz aldık.Tabii ben hemen etrafı ve sayın m.vekillerini gözlemlemeye başladım.Yemin edenler,dinleyenler,sohbet edenler,görevliler ve sırasını heyecanla bekleyenler derken bir an dalmışım..Kim bilir bu meclisin çatısı altından kimler gelmiş geçmiş?Gerçekten hak edenler mi idi acaba?Milletine,Vatanına hizmet ederken hakkın rızasını ne kadar gözettiler?Eşit ve adil davrandılar mı?Menfaatlerinin peşindemi koştular yoksa yürekleri vatan sevdasıyla yanarak milletin dertlerine derman mı oldular?Ve..Acaba bu ağır sorumluluğun altına giripte bugün ahiret alemine intikal edenler ne yapıyorlar ?..Böyle düşüncelere dalmışken birden yanımda oturan kardeşim dürttü..Hemen silkindim..Divan üyesinin sesi salonda yankılanıyordu..Arkadaşımızın ismi anons ediliyordu,yemin sırası gelmişti...
Hülasa;
Meclis bana sıkıcı geldi dostlar..
Benim yarim olsun dumanlı dağlar..
En iyi dostum olsun kitaplar..
Semaverde kaynasın çaylar..
Eksik olmasın hak dostlar.

Salı, Temmuz 24, 2007

YENİDEN

Yoğun bir maraton sonucunda tekrar sizlerin huzurunda olmak ne kadar güzel!İnşallah bundan böyle bu kadar mesafeli bir ayrılık olmaz.Bu vesileyle tüm dostların mübarek üç aylarını,geçmiş kandillerini tebrik eder ülkemiz ve bütün islam alemi için hayırlar getirmesini rabbimden niyaz ederim.

Bu ayrılık dilimi içerisinde meşguliyetimin mahiyetini sizlerle açık bir şekilde paylaşmak isterdim.Gerçi bir kısım arkadaşlar tahmin eder gibi olmuşlar.Ama ben affınıza sığınarak ve taşıdığım -ilahiyatçı-kimliğim hasebiyle o kısmı kendime saklıyor,durmak yok kaldığımız yerden yola devam diyorum.En kalbi duygularımla sizleri tekrar selamlıyorum...

Pazar, Temmuz 01, 2007

DUYURU

Yaklaşık bir ay oldu sanırım yazmayalı.Siz değerli ziyaretçilerime bir özür borçluyum biliyorum.Ama bu satırları dahi gecenin ilerlemiş saatinde ancak yazabiliyorum.Temmuz ayının sonuna kadar bu meşguliyetim devam edecek gibi görünüyor.Meşguliyetimin mahiyetini bu sürecin sonunda sizlerle paylaşmak isterim.Ama şimdilik beni mazur görün lütfen!

Bloglar alemini gerçekten özlemişim.Yazmak,paylaşmak inanın bana güç ve mutluluk veriyor.İnşallah siz değerli arkadaşlarımın arasına bir müddet sonra döneceğim.Bu vesileyle; bloğumu güncelleyemediğim için öncelikle siz değerli arkadaşlarımdan özür diler en kalbi muhabbetlerimi bildiririm.Selam ve dua ile...